Binbir gecenin birinde, memleketin birinde tuhaf bir düzen kurulmuş. Arsa devletinmiş, hasta devletinmiş, doktor devletinmiş, para da sonunda yine devletin cebinden çıkacakmış.
Sonra sahneye bir şirket gelmiş. “Ben buraya hastane yaparım” demiş. Devlet de “Yap kardeşim, ben de sana yıllarca kira öderim” diye buyurmuş.
Masal burada bitse çocuklar bile itiraz eder: “İyi de arsa senin, hasta senin, doktor senin… Kira niye ona?” Normal hayatta buna akıl tutulması denir. Devlet işin içine girince adı değişir: Model!
Hem de ne model: Yap-Kirala-Devret!
Şehir hastaneleri tam da bu modelin vitrin süsüydü. İlk anlatılırken ne denmişti? “Bütçeden tek kuruş çıkmadan dev sağlık yatırımı!”
Bu cümleyi bir daha yazmak lazım: Bütçeden tek kuruş çıkmadan! Mitingde söylendi, Meclis’te söylendi, televizyonlarda söylendi. Millet de sandı ki özel sektör yapacak, devletin kasasından para çıkmayacak, herkes pırıl pırıl hastanelerde sağlık hizmeti alacak.
Masal güzeldi ama fatura biraz gerçek çıktı.
2026 yılında sadece 18 şehir hastanesi için ayrılan para 136 milyar lira. Bunun 78 milyar lirası kullanım bedeli, yani düpedüz kira. Kalanı da temizlik, yemek, güvenlik, teknik hizmet gibi kalemler…
Yılın daha ilk dört ayında bu hastanelere ödenen tutar 57,6 milyar liraya ulaştı. Hani tek kuruş çıkmayacaktı? Demek ki o tek kuruş büyümüş, serpilmiş, bütçenin üzerine çökmüş.
“E hastane yapılmış, hizmet veriyor” diyen çıkacaktır. Çıksın… Mesele hastanenin varlığı değil, hesabın nasıl kurulduğu.
Çünkü bu kiranın enteresan bir huyu var: Yerinde durmuyor. 2024’te ödeme 90 milyar liraydı, 2025’te 111 milyar liraya çıktı, 2026 için 136 milyar lira yazıldı. İki yılda yük neredeyse yüzde 63 arttı.
“Memlekette enflasyon var, Türk Lirası eriyor” diyeceksiniz. Doğru ama bu sözleşmelerin asıl numarası zaten orada başlıyor. Ödemeler dövize endeksli. Yetmiyor, bir de koruma katsayısı var.
Katsayı dediğin kulağa bilimsel geliyor, sanki denklem çözüyoruz. Türkçesi şu: Kur düşse de, enflasyon inse de, şirketin hesabı bozulmuyor. Risk bizde, garanti karşı tarafta, kâr adresini hiç şaşırmıyor.
Yandaşlar nasıl zengin oluyor sanıyordunuz? İşte böyle… Vatandaşın cebinden çıkan para “hizmet” oluyor, şirketin kasasına giren para “sözleşme gereği” oluyor.
Üstelik parayı sadece devletten almıyorlar. Şehir hastanesi dediğiniz yer artık sadece hastane değil; otopark var, dükkân var, kafe var, ticari alan var. MR çektirmeye gidiyorsun, kendini AVM turunda buluyorsun.
Peki bu ticari alanlardan ne kadar gelir elde ediliyor? Bilmiyoruz. Sorulunca “ticari sır” deniyor. Yani bizim paramızla kurulan sistemde, bizim bilmemiz gereken bilgi bizden saklanıyor.
Madem bu kadar şahane model, neden şeffaf değil? Neden sözleşmeler açık değil? Neden ticari alan gelirleri bilinmiyor? Cevap sorunun içinde zaten… Saklanacak bir şey olmasa, perde bu kadar sıkı çekilmezdi.
Daha bitmedi. Bu kiraları ödeyebilmek için ne yapılıyor dersiniz? Hastane satılıyor! Ülke çapında onlarca sağlık arazisi ve kamu mülkü satış kapsamına alındı.
Yani şehir hastanelerine kira yetiştirmek için eldeki sağlık arazilerini satışa çıkarıyoruz. Başka türlü söyleyelim: Hastane kirası ödemek için hastane satıyoruz.
Arazileri kim alacak? Kaça alacak? Sonra oralara hangi projeler dikilecek? Bu soruların cevabı da büyük ihtimalle yeni bir masalın ilk sayfasında yazıyor.
Bu düzenin adı sağlık yatırımıysa, vatandaşın rolü ne? Hasta mı, müşteri mi, kefil mi, yoksa masalın sonunda hesabı ödeyen figüran mı?
Perde kapanırken sahnede kalan tablo şu: Şirket kira alıyor, hizmet parası alıyor, ticari alan geliri alıyor. Vatandaş ise vergi ödüyor, borç ödüyor, sonra bir de “ticari sır” kapısında bekletiliyor.
Masal burada bitiyor.
Ama fatura her ay yeniden başlıyor.
