Ümit Zileli
Tarih 30 Mart 1919…
Mustafa Kemal’in Samsun’a hareket etmesine henüz 47 gün vardı… İstanbul’un 13 Kasım 1918’de başlayan gayriresmi işgalinden beri İngilizlerin himayesine girmek için her yolu deneyen Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa, o gün İngiltere’den resmen himaye talep etti!
Padişahla birlikte hazırladığı tasarıyı İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe’a sunan Damat Ferit’in önerisinde neler mi vardı?
Osmanlı’nın İngiltere’ye tamamen boyun eğdiğini anlatan maddeler şöyleydi:
– İngiltere, sultanın egemenliğindeki Asya ve Avrupa topraklarında gerekli gördüğü yerleri, Türkiye’nin yabancılara karşı bağımsızlığını korumak ve içeride huzuru sağlamak amacıyla 15 yıl süreyle işgal edecektir.
– Ermenistan, İngiltere’nin isteğine göre bağımsız ya da özerk cumhuriyet olarak kurulacaktır.
– Karadeniz ve Çanakkale boğazlarındaki bütün tahkimat yıkılacak ve bu bölgeler İngilizler tarafından işgal edilecektir.
– İngiltere, dostluk göstergesi olarak Osmanlı bakanlıklarına İngiliz müsteşarlar atanmasına rıza gösterecektir.
– Her ilde bir İngiliz başkonsolosu bulunacaktır. Bunlar valilere 15 yıl süreyle danışmanlık yapacak, parlamento ve yerel seçimler bu konsolosların gözetimi altında gerçekleştirilecektir.
– İngiltere gerek merkezde gerekse illerde maliyeyi kontrol etme hakkına sahip olacaktır.
Bu sefil himaye önerisiyle padişah sözde kendi tahtını garanti altına alıyor, karşılığında koca memleketi içindeki insanlarla birlikte emperyalizme peşkeş çekiyordu!
Damat Ferit aynı talebi, Kurtuluş Savaşı başladıktan sonra, 8 Eylül 1919’da bir kez daha tekrarlayacaktı.
İngilizler bu teklife karşılık vermedi. Bir yıl sonra İtilaf Devletleri, aynı kıratta bir başka “ölüm fermanı” olan Sevr Antlaşması’nı Osmanlı’ya dayatacaktı…
–Ne kadar yanıldıklarını anlamaları için yaklaşık dört koca yıl geçecekti!
Büyük zafer ve halkın egemenliği
Kurtuluş Savaşı’nın silahlı safhası, İzmir’in kurtuluşu ve ardından 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sona erdi.
24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla yeni Türk devletinin bağımsızlığı uluslararası alanda tescil edildi. O alçakça “himaye önerileri” ve Sevr Antlaşması ise tarihin çöplüğüne yollandı…
Ancak bu noktaya kolay gelinmedi. Türkiye, başta İstanbul olmak üzere hala işgal altındaydı. İstanbul’da padişah hükümeti, Ankara’da ise TBMM hükümeti vardı.
Bundan yararlanmak isteyen İtilaf Devletleri, iki hükümeti de barış masasına çağırarak Türkiye’nin elini zayıflatmaya, Sevr’in daha yumuşak bir halini kabul ettirmeye çalışıyordu…
Mustafa Kemal her şeyin farkındaydı. Bu iki başlılığın derhal ortadan kaldırılması gerekiyordu.
Meclis’e “saltanatın kaldırılması” için verilen önergeler büyük tartışma yarattı. Saltanat taraftarları, önergeleri engellemek için her yolu deniyordu.
Önergeler Anayasa, Şeriye ve Adalet komisyonlarının ortak toplantısına gönderildi. Tartışmalar uzayınca Büyük Devrimci söz istedi, önündeki sıranın üzerine çıktı ve açık, kesin, yüksek bir sesle şu tarihi konuşmayı yaptı:
–Efendiler, egemenliği hiç kimse, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla vermez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin egemenliğine el koymuşlardı. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk milleti bu saldırganlara “artık yeter” diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi eline almış bulunuyor. Bu bir olup bittidir. Söz konusu olan, millete egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun, olmuş bitmiş bir gerçeği yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, ne olursa olsun yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa sanırım uygun olur. Yoksa gerçek yine yöntemine göre saptanacaktır; ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir!
Bu konuşmanın ardından Ankara Milletvekili Hoca Mustafa Efendi, Gazi’ye hitaben şöyle dedi:
–Bağışlayınız efendim; biz sorunu başka bakımdan ele almıştık. Açıklamalarınızdan aydınlandık.
Aynı gün, 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması oy birliğiyle kabul edildi ve Osmanlı Devleti tarihe karıştı.
–Türk milleti, yüzyıllar sonra kul olmaktan çıkıp özgür ve bağımsız bir halk olmaya doğru dev bir adım atmıştı. Sırada cumhuriyetin ilanı ve hilafetin kaldırılması vardı!
Haysiyetsiz bir kaçışın hikayesi!
Ankara’da alınan karar, İstanbul’da bomba etkisi yarattı…
Altı yüzyıllık Osmanlı, bir Meclis kararıyla sona ermişti. Vahdettin, yaklaşık dört yıl önce milletinin hayatını insafına terk ettiği İngiltere’den bu kez kendi hayatı için yardım dilenecek, onun kollarına sığınacaktı!
16 Kasım 1922’de İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harington’a yazdığı mektupla İngiltere’ye sığınmak ve bir an önce İstanbul’dan başka bir yere götürülmek istedi.
İngilizler talebi kabul etti.
Gericilerin yere göğe koyamadığı padişah, ertesi sabah küçük oğlu Ertuğrul ve maiyetindekilerle birlikte İngilizlerin Malaya zırhlısına binerek Malta’ya kaçtı!
Atatürk, bu kaçışı Nutuk’ta şöyle değerlendirecekti:
–Gerçekten, neden ve nasıl olursa olsun, Vahdettin gibi özgürlüğünü ve canını kendi milleti içinde tehlikede görebilecek kertede aşağılık bir yaratığın bir dakika bile olsa bir milletin başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır!
Aradan bir asırdan fazla zaman geçti…
Halkını sürü, kendisini çoban olarak gören Vahdettin’den hala “kahraman” yaratmak isteyenlere ithaf olunur!
Bilsinler ki saraylar geçici, millet kalıcıdır.
Çünkü egemenlik bir kez millete geçti mi, onu yeniden kullara çevirmeye kimsenin gücü yetmez!
