Picture of Ümit Zileli

Ümit Zileli

Çok başarılı bir karşı devrim!

Ümit Zileli

12 Eylül darbesinin üzerinden 46 yıl geçti. Ancak kurduğu ekonomik, siyasal ve toplumsal düzenin izleri hala hayatımızın tam ortasında duruyor…

20’inci yüzyıl, bir bakıma darbeler, karşı devrimler ve diktatörlükler tarihidir…

Arşivleri açtığınızda Afrika’dan Asya’ya, Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya, hatta Avrupa’ya kadar dünyanın dört bir yanında insan onuruna aykırı rejimlerin art arda iktidara geldiğini görürsünüz. Ülkelerin emperyalist emeller uğruna “seçilmiş kuklalara” teslim edildiği bir yüzyıl da denilebilir!

Bize gelince… Osmanlı’dan aşina olduğumuz padişahların tahttan indirilmesi, Cumhuriyet döneminde yerini askeri darbelere bıraktı. İktidar mücadelelerinin bu biçimi zamanla kanıksanan bir gerçekliğe dönüştü ne yazık ki! Örnek o kadar çok ki anlatmaya kalksam sütunlar yetmez!

Yalnızca Fatih Kanunnamesi’nde “nizam-ı alem” gerekçesiyle kardeş katline cevaz veren hüküm bile Osmanlı’daki durumu gözler önüne sermeye yeter sanırım…

Cumhuriyet Türkiye’sinde karşılaştığımız ilk askeri darbe, 27 Mayıs 1960’ta iktidardaki Demokrat Parti’ye karşı yapıldı. Darbe yönetiminin öne sürdüğü gerekçelerin başında, iktidarın ülkeyi diktatörlüğe doğru sürüklediği iddiası geliyordu. Bu iddianın haklı yanları çoktu; ancak böyle bir yolun seçilmesi, ileride yaşanacakların kapısını da açtı!

– Hele Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam edilmesi, adeta bir kan davasının fitilini ateşledi!

Yaklaşık 11 yıl sonra, 12 Mart Muhtırası adı verilen askeri müdahalenin ardından Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’a verilen idam cezalarının TBMM’de, tarihe “üçe üç” sözüyle geçen bir rövanş duygusu içinde onanması, bu ruh halinin en dramatik göstergesiydi!

12 Mart, aslında 12 Eylül karşı devriminin işaret fişeğiydi… Dokuz yıl sonra tarih sahnesine çıkacak bu karşı devrime gelene kadar yaklaşık 5 bin 500 insan; terör, suikast ve faili meçhul cinayetlere kurban gitti.

– Toplum, yaklaşık 10 yıl sonrasına kanlar içinde ulaşabildi!

Yeni bir rejim, uysal bir toplum!

Ben, 12 Eylül karşı devrimini hep kanlı istatistiklerin, acı tabloların ve acımasız bilançoların ötesinde; dışarıdan alınan talimat ve destekle toplumun yaşamına konulan kahredici bir ipotek olarak gördüm…

12 Eylül, geldiğinde ne yapacağını çok ama çok iyi biliyordu!

Türkiye’nin “dönüştürülmesine” yönelik plan, 1970’lerin son bölümünde büyük bir titizlikle hazırlandı. Hatta General Kenan Evren’in de sonradan itiraf ettiği gibi, “Bayrak Harekatı” adı verilen darbe planı, “şartların daha da olgunlaşması” için ertelendi… Bu süreç, başta Kahramanmaraş Katliamı olmak üzere sayısız kıyım ve cinayete sahne oldu!

Karşı devrimin zamanlaması da mükemmeldi! Toplumun önemli bir bölümü, şikayet etmek bir yana, darbecileri neredeyse davul zurnayla karşıladı. Türkiye’yi kan ve ateşe boğan terörün 13 Eylül’den itibaren bıçakla kesilircesine büyük ölçüde sona ermesi ise ancak yıllar sonra sorgulanmaya başladı.

Üçlü sacayağı, yani ekonomik, siyasal ve toplumsal projeler müthiş bir eş güdüm içinde uygulamaya konuldu… Ekonomide “serbest piyasa” adı verilen soygun düzeni, siyasette ise “Atatürkçülük” maskesi altında Türk-İslam sentezi vahşi bir güçle dayatılmaya başlandı. Bu acımasız baskının hiçbir engelle karşılaşmaması için gereken formül gayet basitti:

– Toplumu dönüştürme projesi!

Kriz ve kaos yılları!

İşte başarıya ulaşan bu plan, yaşamlarımızı çaldı!

12 Eylül karşı devrimi bu ülkenin ruhunu öldürdü! Geleceğini kaybeden, kendisi ve çocukları için korkmaktan başka elinden bir şey gelmeyen, siyasetten iyice uzaklaştırılan bir toplum yaratma projesi kazandı!

– Bundan sonrası çok daha kolay olacaktı!

Karşı devrim sonrasında “demokrasiye geçiş” adı altında neoliberalizme, bir başka deyişle “vahşi kapitalizme” demir zincirlerle bağlanma süreci başlatıldı…

Yıllar içinde çeşitli koalisyon hükümetlerine monte edilen “neoliberal” kadroların “şahane” çalışmalarıyla, bu rejimi ve ekonomik prangayı ülkenin boynuna geçiren zincirin halkaları birer birer tamamlandı!

1990’lı yılların başında Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle zincirlerinden iyice boşanan vahşi kapitalizm, hem siyasi hem de ekonomik alanda çok önceden hazırlanan projeleri teker teker uygulamaya koydu.

Türkiye’de bu dönemin en karanlık sonuçlarından biri, bu vahşi plana karşı çıkan ve halkı uyaran aydınların, yurtseverlerin peş peşe katledilmesiydi!

– Artık son dönemeçteydik!

Cumhuriyeti gömmek!

Siyasal İslam, 1995’te ilk kez sandıktan birinci parti olarak çıktı… Yüzde 21’le ipi göğüsleyen Refah Partisi, iktidara ancak bir koalisyonla gelebiliyordu.

Kısa süreli Anavatan-Doğruyol koalisyonu denemesinin ardından, Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında Refah-Doğruyol Hükümeti kuruldu. Bu hükümetin ömrü ise 28 Şubat süreciyle sona erdi…

Art arda yaşanan çalkantılar, ekonomik kriz ve ardından kurulan üçlü koalisyon, ülkeyi yeni bir dönemece getirdi.

Dışarıdan ithal edilen Kemal Derviş’in, IMF ve Dünya Bankası’nın bilgisi dahilinde hazırlayıp dayattığı, Türk ekonomisi ile tarımı açısından “ölüm fermanı” anlamına gelen yasalar yürürlüğe sokuldu.

Nihayet, olağan tarihinden yaklaşık bir buçuk yıl önce gündeme getirilen “erken seçim”, ülkenin sürüklendiği yolu, yani kaderini belirledi!

– Yalnızca 14 aylık AKP, yüzde 34 oyla Meclis’teki sandalyelerin yüzde 66’sını elde ederek tek başına iktidar koltuğuna oturdu!

İşte biz, bugün bu iktidarın 24. yılındayız! Bu süreçte yaşananlar bu yazının sınırlarını aşıyor; zaten yıllardır yazdığım şeyler… Ancak bir cümleyle özetlersem şunu söyleyebilirim:

– 1980’de açılan yolun sonunda böyle bir iktidarın ortaya çıkması, eşyanın tabiatına gayet uygundu!

Yıllardır CIA’nın eski Türkiye masası şefi Paul Henze’ye atfedilen bir değerlendirme dolaşıyor:

– Türkiye’de başkanlık rejimine geçilmesi ABD menfaatleri açısından önceliklidir. Meclis ve bürokrasi gibi engeller yerine bir kişiyle varılacak anlaşma, sorunların çok daha süratli aşılması açısından son derece faydalıdır!

Bu sözlerin gerçekten bir CIA raporuna dayanıp dayanmadığı tartışmalı… Ancak yaşadığımız süreci göz önüne alınca, tarif ettiği yöntemin ne kadar tanıdık olduğu ortada!

Cumhuriyeti gömme projesi yürüyor… Fakat artık ufak bir pürüz de göze batıyor: Başkanlık sistemine yönelik toplumsal itiraz büyüyor; bazı kamuoyu araştırmalarında AKP’nin oyları yüzde 30’un altına kadar geriliyor!

Yaklaşık 50 yıl sonra bu ne demek?

– Halk, Cumhuriyet’i ve Gazi Meclis’i geri istiyor demek!

Yorum
0

Paylaş

WhatsApp Facebook X Platformu

Arama Yap