Türkiye’de enflasyon bir rakam değil, mekân rejimidir.
TÜFE ortalaması ülkedeki yangını tek çizgiye indirir; oysa ateş her şehirde aynı yakmaz.
En kalabalık beş il — İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya — 32,2 milyon insanla nüfusun yaklaşık %37,4’ünü taşıyor. Aynı beş ilin 2024 GSYH payı yaklaşık %52,6.
Yani memleketin insanı ve hasılası birkaç metropol havzasına yığılmış durumda.
Enflasyon algısının da Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de sertleşmesi tesadüf değil; orada kalabalık, gelir uçurumu ve kira bıçağı aynı sofraya oturuyor.
Ortalamanın Yalanı
Bir ülkede Konya’da daha kaliteli eti daha makul fiyata yiyip, İstanbul’da vasat tabağa servet ödeyebiliyorsanız mesele sadece enflasyon değildir; mekânsal fiyat düzeyidir.
Konya’nın tarımda ilk sırada olması da bu farkı tesadüf olmaktan çıkarır.
Konya’da arsa ucuzsa; inşaat kalitesi yüksek ama kira İstanbul’un gölgesi kadar bile değilse, TÜFE sepeti toplumsal acıyı tam anlatamaz.
Aynı para bir şehirde hayat kurar, ötekinde yalnızca nefes aldırır.
Metropol Cezası
İstanbul, Türkiye ortalamasından %12,6 pahalı; konutta fiyat düzeyi endeksi 147,3.
Bu sayı kuru istatistik değil, siyasi öfkedir.
Çünkü insan enflasyonu market etiketinde değil; ev sahibinin mesajında, okul taksidinde, ulaşım kartında, lokanta hesabında hisseder.
Büyük şehirde maaş önce kiraya, sonra yola, sonra çaresizliğe gider.
Geriye tüketim değil, hayatta kalma kalır.
İki Türkiye
Bir Türkiye var: Üreten, kalabalığı taşıyan, yüksek ücret vaadiyle insan çeken ama onları kiraya ve hizmet enflasyonuna öğüten metropol Türkiye’si.
Bir Türkiye daha var: Daha sakin, arsa maliyeti daha düşük, yerel üretimle bazı kalemlerde daha dayanıklı Anadolu Türkiye’si.
Siyaset, işte bu iki Türkiye arasındaki öfkeyi okuyamadığı gün kaybeder.
Enflasyonla mücadele sadece faizle, kurla, sepetle anlatılamaz.
Mekânı hesaba katmayan ekonomi yönetimi, halkın ne çektiğini bilmez.
Çünkü seçim sandığını ulusal ortalama değil; kirasını ödeyemeyen, çocuğunu okutamayan, şehirde sıkışmış insanın boğazındaki düğüm belirler.
