Türkiye’de fonlara ilişkin yeni düzenlemeler konuşuluyor. Peki neden?
Şimdi tamamen varsayımsal bir hikâye anlatalım.
Elinizde 100 lira var. Normalde 100 liralık yatırım yaparsınız. Ama düşünün ki çeşitli finansal araçlar, vadeli işlemler ve kısa vadeli para piyasası işlemleri sayesinde 800 liralık pozisyon açabiliyorsunuz. İşte buna kaldıraç denir.
Bu finansman bazen fonun varlık dağılımında ipucu verir. Hisseler fon büyüklüğünün katlarca üzerinde görünürken, para piyasası veya finansman kalemleri eksi (-) yazabilir. Bu, fonun net finansman kullanarak pozisyon taşıdığı anlamına gelebilir.
Şimdi varsayalım ki bu kaldıraç, dar bir hisse grubunda kullanılıyor.
Hisse yükseliyor.
Fonun getirisi parlıyor.
Getiriyi gören yeni yatırımcı geliyor.
Yeni para geldikçe pozisyon büyüyor.
Pozisyon büyüdükçe fiyat yükseliyor.
Ve herkes aynı cümleyi kuruyor:
“Ne başarılı fonmuş!”
Ama asıl soru şu:
Gerçekten yatırım başarısı mı görüyoruz, yoksa borçla büyütülmüş bir performansı mı?
Elbette bu senaryo tek başına usulsüzlük anlamına gelmez. Kaldıraç, dünya finans piyasalarında kullanılan meşru bir araçtır.
Ancak teorik olarak; yüksek kaldıraç, yoğunlaşmış pozisyonlar ve sürekli yeni para girişine ihtiyaç duyan bir yapı birleşirse, ortaya ciddi bir sistemik risk çıkabilir.
Çünkü borçla büyüyen performans, borçla küçülür.
Rüzgâr tersine döndüğünde hisse düşer, teminat ihtiyacı artar, finansman maliyeti yükselir ve pozisyonlar küçültülmek zorunda kalınabilir. Dün fiyatı yukarı taşıyan mekanizma, bu kez düşüşü hızlandırabilir.
Zararı da yalnızca fon yöneticisi değil, fona güvenerek yatırım yapan binlerce yatırımcı taşır.
Bu yüzden yatırımcı sadece “Ne kadar kazandırmış?” diye sormamalı.
Asıl soru şudur:
“Bu getiri ne kadar sermayeyle, ne kadar borçla üretildi?”
Çünkü bazen en büyük risk, düşen hisse değildir.
Borçla yükselen başarının, bir gün borçla çökecek olması ihtimalidir.
