ABD’de enflasyonun sakinleşmesi piyasaları rahatlatırken, uzun vadeli borçlanma maliyetlerinin yükselmesi Washington’ın önündeki yeni soruna işaret ediyor. Avrupa kırılganlığına rağmen direnç gösteriyor, Asya ise yapay zekâ yatırımlarının yarattığı yeni büyüme dalgasından pay almaya çalışıyor.
Bu tablo, küresel ekonomide tek bir hikâyenin artık geçerli olmadığını gösteriyor. Para aynı anda hem daha temkinli hem de daha seçici hareket ediyor.
ABD’de enflasyon sakin, borcun maliyeti yüksek
ABD ekonomisinde kısa vadeli tablo görece olumlu. Çekirdek enflasyonun aylık yüzde 0,2, yıllık yüzde 2,5 seviyesinde kalması, fiyat baskılarının kontrol altında olduğuna işaret ediyor. Bu durum, ABD Merkez Bankası’nın para politikasında daha rahat hareket edebilmesi açısından önemli.
Ancak piyasaların baktığı başka bir gösterge alarm veriyor.
ABD’nin 30 yıllık tahvil faizinin yüzde 5,216 seviyesine çıkması, uzun vadeli borçlanmanın hâlâ pahalı olduğunu gösteriyor. Yani enflasyonun sakinleşmesi, ABD Hazinesi’nin borçlanma maliyetinin aynı hızda düşeceği anlamına gelmiyor.
Bu ayrım küresel ekonomi açısından kritik.
Çünkü yatırımcıların sorusu artık yalnızca “Enflasyon ne zaman düşecek?” değil. Aynı zamanda “Devletler bu borç yükünü hangi maliyetle çevirecek?” sorusu.
Bu nedenle ABD’de para politikasının gevşeme ihtimali güçlenirken, uzun vadeli faizlerdeki direnç küresel sermayenin önündeki yeni denklemi oluşturuyor.
Avrupa direniyor ama sermayeyi çekmek zorunda
Avrupa ekonomileri ABD ve Asya kadar güçlü bir büyüme hikâyesi sunmasa da beklenenden daha dirençli bir görünüm sergiliyor.
İngiltere ekonomisinin haziranda yüzde 0,3 büyümesi ve Fransa ekonomisindeki dayanıklılık, Avrupa’nın resesyon baskısına rağmen tamamen oyunun dışında kalmadığını gösteriyor.
Ancak Avrupa’nın meselesi yalnızca büyümek değil. Küresel sermaye açısından yeniden cazip bir yatırım alanı olabilmek.
Zira sermaye artık sadece büyüme oranlarına bakmıyor. Faiz, kamu borcu, siyasi risk, şirket kârlılığı ve teknolojik dönüşüm gibi unsurların tamamını aynı anda değerlendiriyor.
Bu da Avrupa’yı, ABD ile Asya arasındaki sermaye rekabetinde daha zor bir pozisyona itiyor.
Asya’da yeni hikâye: Yapay zekânın kendisi değil, altyapısı
Küresel sermayenin adres değiştirdiği en dikkat çekici alanlardan biri ise Asya.
Güney Kore borsasında yapay zekâ yatırımlarının yarattığı iyimserlik dikkat çekiyor. Buradaki hareket yalnızca teknoloji şirketlerine yönelik bir borsa rallisi olarak okunmamalı.
Asıl mesele, yapay zekâ yatırımlarının arkasında oluşan devasa donanım ve altyapı ihtiyacı.
Çiplerden elektronik bileşenlere kadar genişleyen bu yatırım dalgası, yapay zekâ ekonomisinin değer zincirinde farklı ülkelerin ön plana çıkmasına neden oluyor.
Bu nedenle sermayenin yeni rotasında önemli soru “Yapay zekâyı kim geliştiriyor?” olmaktan çıkıp “Yapay zekâ ekonomisinin altyapısını kim sağlıyor?” sorusuna dönüşüyor.
Güney Kore’nin yükselişi de bu değişimin en somut örneklerinden biri.
Çin’de düşük enflasyon bu kez iyi haber olmayabilir
Çin ise küresel tablonun en farklı yüzünü ortaya koyuyor.
Tüketici fiyatlarındaki artışın altı ayın en düşük hızına gerilemesi ilk bakışta olumlu görünebilir. Ancak Çin ekonomisinde temel sorun fiyatların yükselmesi değil, iç talebin yeterince güçlü olmaması.
Bu nedenle Çin’de düşük enflasyon, ABD’deki düşük enflasyondan farklı bir anlam taşıyor.
ABD’de fiyat baskısının azalması para politikasında alan yaratırken, Çin’de zayıf fiyat artışı ekonomik aktivitenin ve tüketici talebinin yeterince güçlü olmadığının işareti olarak okunabiliyor.
Dünyanın en büyük ekonomilerinden ikisi böylece aynı göstergeye bakıp tamamen farklı sorunlarla karşı karşıya kalıyor.
Gelişen ülkelerde sermaye daha seçici
Brezilya ise küresel sermayenin yeni davranış biçimini ortaya koyuyor.
Yabancı yatırımcıların Brezilya hisselerinden tek günde 4,7 milyar real çıkış yapması ve JPMorgan’ın Brezilya hisselerine yönelik tavsiyesini “ağırlık artır”dan “nötr”e çekmesi, gelişen piyasalarda risk iştahının koşulsuz olmadığını gösteriyor.
Gelişen ülkelere para girişi devam edebilir. Ancak yatırımcı artık daha yüksek getiri karşılığında daha yüksek risk almaya eskisi kadar istekli değil.
Sermaye, büyüme potansiyeli kadar öngörülebilirlik de arıyor.
Yeni küresel ekonomi: Daha fazla büyüme değil, farklılaşma
Bütün bu göstergeler bir araya getirildiğinde ortaya klasik bir küresel toparlanma tablosu çıkmıyor.
ABD enflasyonu kontrol altına alırken borç maliyetiyle mücadele ediyor.
Avrupa büyüme konusunda direniyor ancak sermaye çekmek için daha güçlü bir hikâyeye ihtiyaç duyuyor.
Çin düşük enflasyonla değil, zayıf iç taleple uğraşıyor.
Güney Kore ise yapay zekâ yatırımlarının yarattığı yeni teknoloji döngüsünden pay almaya çalışıyor.
Brezilya gibi gelişen piyasalar ise küresel sermayenin daha seçici hale gelmesinin baskısını hissediyor.
Dolayısıyla küresel ekonomide yaşanan şey basit bir toparlanma ya da yavaşlama değil.
Para, risk ve büyüme yeni adresler arıyor.
Önümüzdeki dönemde kazananlar, yalnızca en hızlı büyüyen ekonomiler olmayacak. Enflasyonu kontrol edebilen, borcunu yönetebilen, yatırımcıya güven verebilen ve yapay zekâ gibi yeni teknolojik dönüşümlerin yarattığı değer zincirinde yer bulabilen ekonomiler öne çıkacak.
Küresel ekonominin yeni rotası da tam burada şekilleniyor: sermaye artık sadece büyümenin peşinden gitmiyor; büyümenin güvenli, sürdürülebilir ve teknolojik olarak nerede üretileceğini arıyor.






